Başlığı Bulamadım

1 Temmuz 2007 Pazar

Gazetelerde bazen öyle haberler okuyorum ki birisi şaka yapıyor herhalde diyorum. Geçenlerde okuduğum bir haberde olduğu gibi. Şöyle diyordu; Yapılan bir araştırmaya göre ilk çocuklar, diğer kardeşlerine göre daha zeki oluyormuş. Bunun sebebi ise ailelerin ilk çocuklarının eğitimine daha fazla önem vermeleri olduğu yazıyordu. Yine aynı araştırmaya göre eğitimli ve zeki insanlar az çocuk, eğitimsiz insanlarsa daha çok çocuk yapıyorlarmış. Bence çok saçma. “İlk çocuklar, anne ve babaları daha genç ve sağlıklı iken yani genler gıcır gıcırken dünyaya geldiği için daha sağlıklı oluyor” deseler ehh… bir ihtimal diyeceğim. Ama söyledikleri resmen ayrımcılık yahu. Ailelerde husumet sebebi yani. Anne babalarımız bize yalanmı söylüyordu? Demek aslında ilk çocuk hevesle ve itinayla büyütülüp, sonrakiler saldım çayıra mevlam kayıra oluyor öylemi. Bu işin ucu banada dokunuyor. Çünkü tekne kazıntısı tabir edilen cinstenim. Beş kardeşin beşincisi yani. Ve eğer araştırmaların söyledikleri bir an için bile ciddiye alır ve mantık yürütürsek sıralamaya göre benim zeka seviyem oldukça düşük olmalı. Daha da vahimi var üstelik. Düşünebiliyormusunuz dokuz on çocuk yapanların durumunu. En küçük çocuk hafif mongol kıvamında o zaman… Haydaaa…. Bir şey daha geldi aklıma çıkın işin içinden çıkabilirseniz…

Şimdi. Türkiyede insanlar çok fazla çocuk yapıyorlar. Şu durumda ülkemizin zeka seviyesi ne durumda acaba. Rahmetli Aziz NESİN’nin söylediğinemi geldik yoksa? Son bir şey daha araştırmaların diğer sonucuyla ilgili, araştırmacılara bir çift sözüm var.
Araştırılacak daha önemli bir şey bulamadınız mı? Hadi bulamadınız diyelim. Bulduğunuz sonuçlardan biri ciddiye bile alınmayacak cinsten. Diğeri için ise araştırmaya gerek yok ki be kardeşim. Şöyle bir etrafınıza baksadınız eğitimsiz kişilerin daha çok çocuk yaptıklarını görebilirdiniz. İlk okula giden yeğenim bile bu saptamayı yapardı yahu. Milleti kendinize güldürmenin ne alemi var.

Gönderen Ömür Yılmaz zaman: 09:50 0 yorum  

Babet giymek istiyorum.

21 Haziran 2007 Perşembe

Ahh şu modacılar...
Onlarlada olmuyor, onlarsızda...
"Boyunuz kısa ise topuklu giyin"
"İnce görünmek istiyorsanız siyah imdadınıza yetişir"
"Bacaklarınız kısa ise kapriden uzak durun"
"Düşük bel bacakları kısa gösterir"
vs. vs. vs...
Buna benzer cümleleri sizde duyuyor yada okuyorsunuzdur eminim. Bende okurum ve mümkün olduğunca da aklımda tutar ve ona göre giyinmeye çalışırım. Çünkü her kadın gibi bende doğru seçimler yaparak daha iyi görünmek isterim. Ama gelin görün ki çok sinir olduğum bir nokta var ve itiraz ediyorum. Boyum kısa ama babetlere bayılıyorum. Oysa sevgili moda danışmaları kısa boy ve babet ikilisine bir araya gelme yasağı koyuyorlar. Niye? Herkes uzun görünmek zorunda mı? Bence uzunlar daha kısa görünmeye çalışmalı. Kısa boy ne diye kusur oluyor anlamıyorum. Bence bu işin arkası karanlık, bir bit yeniği var yani. Bir çok erkek ufak tefek, minyon bayanları daha çok beğenir. Bi bildiğim var emin olun. Pek çok avantajımız var bi kere. Yaşımızı göstermeyiz ki en büyük avantajı budur bence. Boyutlarımız gereği sevimliyizdir. Kolaylıkla kucakta taşınabiliriz, narinizdir, falan filan....
Peki ya uzunlar... Sakardırlar bi kere. Elllerine kollarına hakimiyetleri sıfırdır yani. Mesafe uzun olduğundan komutlar gecikmeye uğruyor tabi. Peki nedir o zaman kısa boyu tukaka yapan Allah Allah yaa. Bence uzun boylular fasulye sırığı görünümlerinden dolayı hep komples yapmışlardır. Tecrübelerime dayanarak söylüyorum, bunları kaale alın lütfen. Kuzenlerimin yarısından çoğu oldukça uzun boyludur. Biz edi ile büdü ailesiyiz. Ve tüm çocukluk ve ergenlik yıllarımızda biz ediler (sevgili kuzen Ebru ve ben yani) dalga geçerdik onlarla (büdülerle yani). Çünkü bilirdik bizim yanımızda kendilerini kaba saba hissettiklerini... He he... Öyleydiler hakikatten. Buradan yola çıkarak diyorum ki zamanın başlangıcından beri içinde bulundukları bu komplesten kurtulmanın yolunu öyle buldular. Yani podyumlarda iyi göründükleri için moda dünyasını arkalarına aldılar. Sevgili modacılar sizlere sesleniyorum, uzunlar podyumlarda iyi duruyorlar evet. Ama gerçek hayatta yine ve her zaman zafer biz minyon bayanların işte... Sizde babetleri podyumlar ve de katologlar için tasarlamadığınıza göre, bal gibide babet giyer, salına salına yürürüz.
Not: Sevgili uzun boylular (Özelliklede kuzen Hülya) sizleri çok seviyorum.

Gönderen Ömür Yılmaz zaman: 13:22 0 yorum  

Kafayı pilatese taktım.

17 Haziran 2007 Pazar

Çoğu kadının kabusudur doğum sonrası kiloları. Çoğu kadının diyorum çünkü bende dahil birçok kadının bir kaşık suda boğacak kadar kıskandığı bazı tipler vardır ki doğurduktan bir ay sonra incecik halleriyle salına salına ortalıkta dolaşırlar. Bu tiplerin de öyle pilates milates umurlarında değildir zaten. Ama benim umurumda çünkü hamilelikte aldığım 23 kilonun yaklaşık 18-19'unu verdim. Üstelik itiraf edeyim hiçbir çaba sarfetmeden bir yılda yavaş yavaş gitti kilolar. Bu yüzden kendimi şanslılardan biri sayıp heveslenmiş , hafiftende kasılmaya başlamıştım ki havam puf diye sönmeye başladı. Kalan 4-5 kilo yerinde duruyor, yapıştı adeta. Şimdi siz "ne var canım 4-5 kilo dediğin nedir biraz diyet biraz da sporla halledilir" diyorsunuz eminim. Ama bu kazın ayağı (ben yani ) öyle değil işte.. Son birkaç ayda anladım ki ben diyet yada spor yapamayanlardanmışım. (heytt kelimeye bakın bee) Örneğin şekeri biraz azaltayım dedim, şimdi daha çok şeker kullanıyorum. Biraz spor yapayım dedim şimdi koltukla beni ayırana aşk olsun. Yasak olanın cazibesi herhalde. Şimdide şu ünlü pilates cd'sinden aldım. Öyle ya Demet Şener'inden Ebru Akel'ine kadar bütün hatunlar yapıyormuş. Benim neyim eksik? Takıyorum cd'yi ,geçiyorum televizyonun karşısına izliyorum. Kendime sürekli "hadi Eylem,bi gayret kalk yap şu hareketleri" diyorum. İnsan üstü bi gayretle kalkıp yapmaya çalışıyorum. O da ne ? Sırtımda fazladan bi 11 kilo daha var sanki. Üstelik kıkırdayıp duruyor. Benim ev canavarım, bütün bu dertleri başıma açan şahıs yani oğlum, tepemde yine. Annesini yerde tuhaf hareketler yaparken görünce oyun zannedip sevinçle olaya dahil olmaya karar verdi anlaşılan. Pes ediyorum tabi, zaten binbir nazla yapıyorum. Yine koltuğa atıyorum kendimi nefes nefese. Offf.. Hayat çok zor yemin ediyorum. Rüyalarımda bile pilates yapıyorum. Bu şekilde bir faydası olur mu acaba ?

Gönderen Eylem YILMAZ zaman: 02:58 0 yorum  

Amerikan usulü ayrılık

13 Haziran 2007 Çarşamba

İki kişi tanışır,birbirlerinden hoşlanır ve çıkmaya başlarlar. Herşey harika gidiyordur. Heyecanla buluşur, sinemaya, yemeğe giderler. Birlikte pekçok güzel şey paylaşırlar. Zaman akıp gider ve birgün birde bakarlarki herşey bitmiştir. Duygular değişmiştir. O eski heyecan kalmamıştır. Ayrılık kapıyı çalmıştır. Daha önce birbirlerine aldıkları tüm hediyeler iade edilir. Küçücük birşey bile atlamadan, titizlikle kitabından Cd'sine, parfümünden küpesine kadar herşey geri verilir. Buna Türk usulü ayrılık adını verdim çünkü dünyanın başka hiçbir yerinde böyle birşeye raslanamayacağını düşünür, birazda komik ve saçma bulurdum işin doğrusu. Oysa artık bunada şükürmüş diyorum çünkü Amerikan usulü bir ayrılık duydumki şaşar kalırsınız. Rachael Ray Show'dan bahsetmiştim daha önce. Programda sütüdyodaki seyircilerden bir kadın yaşadığı bir olayı anlattı. Olay şu ; yaklaşık iki yıldır bir sevgilisi var kadının ve aralarında anlaşmazlıklar çıkıyor sık sık. Son tartışmaları bardağı taşırıyor ve ilişkiyi bitirmeye karar veriyorlar. Adam hışımla odayı terk ediyor ve geri geldiğinde elindeki 16 sayfalık kağıt demetini kadının suratına dayayıp 'Bana olan borcun bu kadar.En kısa zamanda öde.' diyor. Kadıncağaz şaşkınlıkla sayfaları incelediğinde adamın iki yıldır büyük bir titizlikle hesap tuttuğunu anlıyor. Sayfalarda ilişkileri boyunca kız arkadaşına aldığı gülden tutunda bir şişe suya kadar her şeyin fiyatını kuruşuna kadar yazılı. Birlikte gezmeye gittiklerinde arabasına koyduğu benzinin yarısını bile kadının hesabına yazmış diyeyim ben size anlayın artık. 16 sayfalık bu faturanın toplamı da azbuz para değilmiş üstelik. Yanlış hatırlamıyorsam 6-7 bin dolar filan. Kadın uzunca bir süre de bu borcu ödemek için uğraşmış üstelik. Tam Amerikanvari bir ayrılık. Bu olaydan Hollywood'a senaryo bile çıkar bence.

Gönderen Eylem YILMAZ zaman: 13:06 0 yorum  

e2 ve Rachael Ray

e2'de Rachael Ray Show'u fırsat buldukça izlerim. Özellikle mutfak bölümleri çok hoşuma gidiyor.Yemek tarifleri çok ilginç.Asla yapmayı yada tatmayı düşüneceğim tarifler değil.Biz türklerin damak tadına uygun olmadıkları ekrandan bile belli.Öyleyse neden mi izliyorum ? Çünkü kadının tuhaf bir enerjisi var ve mutfakta inanılmaz pratik.Bu programı izlemeden önce kendimi pratik sanırdım.Çok faydası oluyor.Artık yemek yaparken çok daha hızlıyım.

Bazende konuklar ilgimi çekiyor.Geçen hafta konuklarından biri Amerikada hızla popüler olan bir internet sitesinden bahsediyordu.Sitenin adını 'Asla Bu Erkeklerle Çıkma ' diye çevirebiliriz türkçeye.Sitenin işlevi şu ; diyelimki erkekle tanıştınız.O erkekle ilgili hayallere dalmadan önce bu siteye giriyor ve tanıştığınız erkeğin ismini yazıp kara listede olup olmadığını kontrol ediyorsunuz.Eğer ismi listedeyse uzak durun çünkü kalbinizi kırabilir.Bence çok eğlenceli bir fikir.Erkeklerden intikam almak için de harika bir yol.
Düşünsenize eski bir kız arkadaşınız sırf gıcıklık olsun diye isminizi kara listeye yazdırırsa ne kadar hoş bir sevgili adayı olursanız olun kızlar sizden uzak duracaktır.
Türkiyede böyle bir site yok bildiğim kadarıyla o nedenle Türk erkekleri şanslı ama yakında benzer bir site çıkıverirse hiç şaşırmayın...

Gönderen Eylem YILMAZ zaman: 12:32 0 yorum  

Toz Cinleri


Yıllar önce Stephen KING'in Dolores isimli bir kitabını okumuştum. Toz Cinleri ile orada tanıştım!...Doloresin yanında çalıştığı huysuz, sert ve hastalık derecesinde titiz hanımına musallat olan Toz Cinleri. Kadın tüm hayatı boyunca bu takıntısıyla çevresindekilere tabi özelliklede Dolores'e, her nevi toza ve kire illallah çektirir. Yıllar sonra yatalak bir bunak olduğunda Toz Cinlerinin gazabına uğrar doğal olarak. Paranoyası hayatını Toz Cinleri ile dolu bir kabusa çevirir.Kitabı okuduğumda aklıma ablam gelmişti. Çünkü o yıllarda kafayı temizlikle bozmuştu. Ona sürekli yaşlandığında bize çektirdiklerinin intikamını toz Cinlerinin alacağını söyleyip duruyordum.Neyseki durum bir kaç yıl sonra normale döndü.Ve şimdi benzer bir süreci ben yaşıyorum.Kalıtımsal bir şey olabilir mi acaba?Hemen duruma el koydum ve hızla normale dönüyorum. Mesela artık bir saat önce sildiğim pencere pervazını kollarımı toz olur endişesine kapılmadan dayayabiliyorum. Yaşlılığımı Toz Cinleriyle geçirmeye hiç niyetim yok.Teşekküler Stephen KING.

Gönderen Eylem YILMAZ zaman: 12:28 0 yorum  

Eylemsel Yazıyor.

Telelevizyon seyrediyorum,kitap okuyorum,15 aylık bebeğimle ilgileniyorum,ders çalışıyorum,temizlik ve yemek yapıyorum kısaca çok şey yapıyorum.
Aslında çok meşgulüm.
Ama hiç öyle hissetmiyorum.
Peki ama neden ?
Sonunda neden böyle hissettiğimi buldum. :)
Çünkü PAYLAŞMIYORUM.
Bu noktada eşime teşekkür etmeliyim.
Çünkü bu site onun fikriydi.Böylece akşam eve gelince dinlenebileceğini düşünmüş olmalı :)

Gönderen Eylem YILMAZ zaman: 12:26 0 yorum